bepanthol

Yemek ya da Yememek

Ecz. İbrahim YAVUZ

İlahi mesajlarda sıklıkla duyduğumuz ve karşılaştığımız bir tanımlama vardır; yeryüzünde tadına doyamadığımız tarifsiz lezzetler, aslında cennet taamlarının çok küçük bir cüzüdür.

Bunun yanı sıra Cennetteki lezzetleri his, tarif ve hayal etmeye insanoğlunun yaratılışında var olan anatominin yetersiz kalacağı anlatılır.

Yemeğin yaşamak için yetecek kadarıyla sınırlandırılması ve çeşitlendirilmesi tavsiye edilir. İlahi mesajlar, çok yemek yemenin vücuda hamallık yaptırmaktan öteye bir anlam taşımadığını, bu nedenle kalan yiyeceklerde gözünüz kalacak şekilde yarı doymuş olarak sofradan kalkmayı tavsiye eder.

Günümüz tıp insanları da bundan farklı olmayan şeyler söylemektedirler. Her bir bireyin, birer matematik uzmanı gibi kalori hesapları yapmasını, vücuduna aldığı kalori ile yaktığının muhasebesini iyi tutması gerektiğini, fazladan vücuduna aldığı her kalorinin kişiye kalp, damar ve metabolizma sorunları kazandıracağını bildirmektedirler…

Ülkemiz coğrafyasında dolaşmaya başladığımızda çok rahat tanık olduğumuz bir gerçekle karşılaşırız. Yedi bölgemizin yetmiş yedi köşesinde, sayılamayacak kadar çeşit, tarif edilemez lezzetlere sahip bir yemek kültürümüz vardır. Bunun üstüne bir de misafir olduğunuz bir yer veya hanede öylesine ısrarcı bir ev sahipliğiyle karşılaşırsınız ki ikramlara bigane kalmak bir yana, üstüne bir de “Bak, ölümü gör!” tehdidiyle karşı karşıya kalırsınız. Bu nasıl bir ev sahipliğidir diye şaşkınlıktan küçük dilinizi yutarsınız. Belki de son derece kısıtlı bir gelire sahipken misafirlerini saray sofralarındaymış gibi ağırlamayı başaran ev sahipleri, misafiri kendilerine bir yük, masraf kapısı ya da zahmet sebebi saymadığı gibi, onun Tanrı misafiri olduğunu ve kısmetinin ondan önce ve bereketiyle haneye girdiğine inanırlar.

Anadolumuzun insanları genlerine işlemiş bu mükemmel ev sahibi örneklerini, her hal ve ahvalde muhafaza edip sürdürmeyi her ne pahasına olursa olsun sürdürür.

Sizleri biraz memleketime, Diyarbekir’e götüreyim… Öncelikle gözlerinizi kapatarak, anlatacaklarımı hayal etmenizi isterim. Diyarbekir’desiniz, misafirsiniz, size ev sahipliği yapan beyle bir lokantada yemek yediniz, ana yemek dışında kalan neredeyse hemen hemen her şeyin lokantanın ikramı olduğunu öğrenmek sizi şaşırtacaktır. Ancak iş bununla kalmaz, eğer eşiniz ya da çocuklarınız bir mazeretle yemek davetine icabet edememişlerse, onlar için paketler hazırlanmıştır bile… Zahmet etmeyin, onlar şimdi karınlarını doyurmuştur. İtirazları prim yapmaz. Kural işler… Paketler poşetlere konulur. Asıl önemli kısım bundan sonra başlar. Hep arzulamışımdır, Şehr i Diyarbekir’deki lokanta kasalarının olduğu noktalara birer kamera yerleştirip kasa önü maceralarını kaydetmeyi… Özellikle evsahibinizin yanında ikinci bir Diyarbekirli varsa, seyredeceğiniz kargaşa asla anlam veremeyeceğiniz bir boyutta seyreder.

Ev sahibi kasadaki beyi uyararak onlar misafirimdir. Mesajı yollar. Bu mesaj akan suları durdurmaya kafidir; kasadaki mesajı almıştır, artık ağzınızla kuş tutsanız hesap ödemek gibi bir şansınız kalmamıştır. Ancak bu mesaj sizi bağlar da diyer Diyarbekirliyi fazla bağlayıcı değildir…

– Senin misafirin bizim de misafirimizdir. Diyerek kasaya doğru öyle bir atak yapar ki, hızına ve kıvraklığına aklınız ermez. Ve kasanın önünde tarif edilemez bir hesap ödeme münakaşası başlar.

– Olmaz kardeşim, sen de, onlar da benim misafirimsiniz.

– Asla kabul etmem ben senden büyüğüm, benim olduğum yerde sana hesap ödemek düşmez.

Ve rakibini ekarte edip hesabı ödeyebilmek için sayısız üstünlük kriterleri ardı ardına ortaya getirilir. Öyle bir an gelir ki, sanırsınız birazdan silahlar çekilecek ve kan gövdeyi götürecektir. Tamam diyesiniz vardır, benim için kavga etmeyin, bu seferlik ben ödeyeyim… Ama ortamın bunu kaldırmayacağını elleriyle sizi arkaya iterek çok net anlatırlar.

Misafir ağırlamanın, ona İkramda bulunmanın bu derece ciddiye alındığı bir toplumda Dini inancı gereğince oruç tuttuğu Ramazan aylarında neler olabileceğini varın siz hesap edin…  

Tüm bunları aktardıktan sonra sizlere, Ramazan ayında nasıl yemek yiyeceğinizi anlatmanın ne kadar zor olduğunu kendi kendime soruyorum…

Usulen olsun bari iki kelam etmeden geçmeyeyim.

  • İftarınızı hurmama, su ya da tatlı bir şeyle açın
  • Az yiyin
  • Bolca sıvı gıdalar tüketin
  • Sofradan karnınızı doyurmadan kalkın
  • Akşam namazını kılın sonra, yine abartmadan yemeğe devam edin
  • Aşırı sıcak ya da soğuk tüketmeyi
  • Aşırı acı ya da tuzlu gıdalardan uzak durun
  • Vücudunuzun şekeri uzaklaştırmakla ilgili bir sorunu varsa bunu göz önünde bulundurun, glisemik indeksi düşük gıdalar tercih edin,

 

Bilim insanlarının son zamanlardaki görüşü: Oruçlu kalınan süre içinde mide asitlerinin, açlık sırasında mide iç çeperine saldırdığını, adeta mide yüzeyini kemirerek yeni dokuların üremesine, buna bağlı olarak çalışan bir dizi mekanizmayla vücudumuzun yenilenmesine sebep olduğu yönündedir.

İşte vücudumuza, bizce tam anlaşılmamış bir ilahi müdahalenin olduğu bu günlerde, var olan hastalıklarınızla ilgili olarak doktorunuzun size yaptığı uyarıları hatırınızdan çıkarmayın, diyetinizi bu uyarılara uygun olarak planlayın, Orucun ya da beslenme şeklinizin olası sağlık sorunları yaratmaması için, bu uyarıların sizin için hayati ehemmiyeti olabilir.

Bütün bunların bilincinde olarak, Cenabı Allah a karşı bir farizayı yerine getirirken, Orucun sağlığımıza kazandıracaklarından fazlasını kaybetmemeye gayret edelim.

Bu vesileyle Ramazanı Şerifinizi kutluyor, makbulünden kabul görmüş ibadetler diliyorum.

Araç çubuğuna atla