Bilim var, kurgu var, gerçek var mı?

“Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler.”
Mülksüzler. Ursula K. Le Guin

Üniversite yıllarımda sık okuduğum ve etkilendiğim yazarlardan olan Ursula K. Le Guin’in hayatını kaybetmesi, romanlarını ve öykülerini tekrar hatırlamama sebep oldu. Le Guin, bilim-kurgu-fantezi edebiyatının duayen yazarlarındandı.

Öykü ve romanlarında yazdığı, o yıllarda olası olmayan ileri teknolojinin kullanıldığı kurgusal ögeler şimdi bakıyorum da yaşamımızın birer parçası olmuş veya olmaları yakın gelecekte bekleniyor.

Geçmişten günümüze değişen toprak, değişen çevre, değişen besinler, değişen DNA’mız yanında gelişen teknoloji, gelişen iletişim, gelişen bilgi ağı yeni nesilleri etkiliyor. Beslenmenin günümüzde tamamlanamadığı veya yeterli olmadığı zamanlarda gıda takviyeleri yardıma koşuyor. “Tablet ve kapsüllerle beslenmeye ne zaman başlayacağız?” sorusu ise her zaman karşılaştığımız traji-komik bir soru olarak karşımıza çıkıyor. İhtiyaç ise önceden değindiğimiz bir başlıktı, linkte;  http://eczagundem.com/gida-takviyelerine-ihtiyacimiz-var-mi/

Fonksiyonel ve zenginleştirilmiş gıdalar, “super food” olarak adlandırılan gıdalar artık hayatımızın birer parçası. Gıda takviyelerine baktığımızda yeni nesil ürünler, teknolojik yöntemlerle üretilmiş, etkileri ve emilimleri arttırılmış besin ögeleri, farklı formlarda görebildiğimiz aynı besin maddeleri ve çeşitliliği günden güne artan yeni ürünler… Eczanelerimizde bu ürünler satılıyor, firmalarımız bu ürünlerin pazarlamalarını yapıyor.

Pazarlama bağlamında bilim-kurgu, yaratıcı çalışmalar ve yeni teknolojilerle güncel gerçekliğe uygun olan/olmayan ögeler olarak tanımlanabilir.

Gelelim hayatımızdaki bilim-kurgu örneklerine ve gerçeklere. Bundan 20 yıl kadar önce, vücudumuzda bağışıklık hücrelerinin (lenfositler, T hücreler vb.) kanda veya dolaşımda olduğunu düşünüyorduk. Timus bezi, kemik iliği, beyin, karaciğer gibi organları da bu konuda sıralayabiliriz. Ancak bağırsakları o yıllarda pek dikkate almamıştık. Bağırsak epitelinin hemen arkasındaki lenfoid doku vücudun bağışıklık hücre deposudur. Bağırsaklar en önemli bağışıklık bariyeri olup bağışıklık hücrelerinin %80’i burada yerleşiktir. Gelişen araştırmalar ve bilim bu bilgiyi kanıtlıyor. Herkesin probiyotik içeren gıda takviyesi kullanması gerekliliği veya probiyotik ürünlerin birbirlerine olan varsayımsal üstünlükleri de pazarlama kurgusudur. Gerçekler ise ortalama 60m2 yüzey alanına sahip bağırsaklardaki mikrobiyotanın; zararlı gıdalar, enfeksiyonlar, antibiyotikler ve hijyenik şartlarla çabuk bozulmasıdır. Çocuklardaki antijen değerlendirmesi, günümüzde sık rastlanan alerjiler, astım, gıda duyarlılıkları ve artan bağırsak geçirgenliği hakkında fikir veriyor. Son 20 yılda oluşan farkındalıklar birçok kişinin probiyotik kullanması gerektiğini gösteriyor. Metabolik hastalıklar, nöropsikiatrik problemler, otoimmün hastalıklar mikrobiyota disbiyozislerine en sık sebep olan kronik durumlar vb. Bu süreçte mikrobiyotanın düzenlenmesi ve probleme göre uygun miktarda probiyotik bakterilerin kullanılması oldukça önemli. Ayrıca canlı mikroorganizmaların kapsüllerde canlılığını raf ömrü boyunca koruyor ve mide asidine dayanıklı yöntemlerin de uygulanıyor olması ürün tercihi konusunda dikkate alınması gereken önemli noktalardan.

Atletlerde, mikrobiyota sağlığını ele aldığımız yazıya ulaşmak için tıklayınız.

 

Ülkemizde Zerdeçal adıyla bilinen Turmerik bitkisi (Curcuma longa) yüzyıllardır Hindistan mutfağında baharat olarak ve Çin tıbbında geleneksel tedavi yöntemlerinde kullanılıyor. Son yıllarda adından sık bahsedilmeye ve farklı kullanım alanları ile gıda takviyesi olarak tercih edilmeye başlandı. Zerdeçal (Turmerik) bitkisinin kökünde bulunan en önemli etken madde kurkumindir. Kurkuminin temel etkisi antiinflamatuvar ve antioksidan olmasından kaynaklanır, geniş kullanım alanına sahiptir.

Mutfaklarımızda yemeklere kullandığımız bu baharat standardize edilmiş toz ekstreler halinde kapsüllere konmaya ve soft-jeller halinde emülsifiye edici ajanlarla gıda takviyesi olarak hazırlanmaya başlandı. Eski bir baharat, nano teknoloji ile artık kapsüller içerisinde sunuluyor. 1937 yılında Zerdaçalın etken maddesi kurkumin araştırılmaya başlanmış. 1937-2012 yılları arasında zerdeçal faydaları hakkında sadece 67 klinik araştırma yapılmış. 2012 yılından günümüze ise 200’den fazla insan çalışması, 1145 in-vitro ve hayvan çalışması akademik dergilerde yayınlanmıştır.

Kurgu: Kurkuminin daha güçlü biyoyararlanım sağlayan yeni formlarının gelişimi ile potansiyel kullanım alanları giderek artıyor. Toz zerdeçala göre 100’lerce veya 1000’lerce kat daha iyi biyoyararlanım elde ediliyor. Gerçek: Kurkumini artık hem suda hem yağda çözünür özelliklerde, nano teknoloji ile gıda takviyelerinde görmeye başladık. Emilimleri yüksek seviyelere gelmiş ürünlerin kanda kalış süreleri ve etki güçleri de bir o kadar yüksek. Bilim, kurgu ve gerçek paralel ilerliyor. Her geçen gün yeni formülasyonlar üretilmeye devam ediyor.

Peki ya toz zerdeçal içeren kapsülleri çöpe mi atacağız? Aslında teknoloji ilerlese de bazı konularda eski uygulamalara hala ihtiyacımız var. Son teknolojik ürünler kanser vakalarında inflamasyon baskılayıcı ve antioksidan etkiyi daha hızlı göstermek için tercih sebebi haline geldi. Toz ürünlerin ise sindirim sisteminde kalış sürelerine bağlı, avantajlar sağlamaları yadsınamaz. Sindirim sistemini tutan inflamatuvar hastalıklarda yüzeyel yaraların iyileşmesinde, bölgedeki immün cevabın hızlandırılmasında, safra akışı hızlandırıcı etkilerle yağ sindiriminin kolaylaştırılması gibi durumlarda toz zerdeçal ekstreleri her zaman ön planda olacaktır. Klinik araştırmaların belki de %98’i hala zerdeçal toz ekstresi içeren ürünlerle yapılmaktadır.

Spor yaralanmalarında zerdeçal kullanımı hakkında daha detaylı bilgi almak için tıklayınız.

Çok sık karşımıza çıkan Omega-3 yağ asitleri ile ilgili, pek çok tartışma ve farklı görüş var. Söz konusu olan ve kurgusal olarak piyasaya sunulan; omega-3 yağ asitlerinin farklı kaynaklardan elde edilebilir olması, farklı yağ asidi formlarında olması ve farklı taşıyıcı sistemlere sahip ürünlerin kullanıcılara ulaşmasıdır. Kaynakları inceleyecek olursak esansiyel omega-3 yağ asidi formu olan ALA kaynağı keten tohumu/yağı giderek gözden düştü. Biliyoruz ki hem fonksiyonel hem de yapısal role sahip olan uzun zincirli yağ asitleri EPA ve DHA’dır, kaynakları da balık yağları, deniz ürünleri yağları (krill vb), alglerdir. Omega-3 yağ asitleri hakkında akademik dergilerde 27.000’den fazla yayınlanmış ve anlamlı sonuca sahip araştırma bulunmaktadır. Günlük en az 250mg EPA ve DHA alım miktarı sağlanabilseydi Amerika’da yılda 84.000 kişi kalp-damar hastalıklarına bağlı hayatını kaybetmeyecekti. Bu kadar hayati önemi olan omega-3 yağ asitleri farklı teknolojilerle üretilmeye başlandı. Öncelikle ürünlerdeki yağ kaynakları son derece özenle, düşük ısı yüksek basınç altında saflaştırılıyor. Saflaştırma işlemi, sırasında doğal trigliserit şeklindeki yağ asidi formları etil esteri(EE) formalarına dönüştürülüyor. Bu da yeni formda omega-3 yağ asitlerinin üretilip ürün olarak kullanılabilirliğini sağlıyor. Amerikan Kalp Birliği yayını Circulation dergisinde yayınlanmış 500’den fazla Omega-3 (EPA ve DHA) yağ asidi çalışması bulunuyor. Bu çalışmalara bakıldığında çalışma dizaynlarında yer alan desteklerde etil-ester (EE) formda omega-3 yağ asitlerinin çok sık kullanıldığını görebiliyoruz. Bilim: Saflaştırma tekniklerinin artık üst düzeyde tutuluyor ve %100 saf yeni formlar oluşturuluyor. Kurgu: Trigliserit formdaki omega-3 daha etkili ve daha iyi emilim sağlıyor. Gerçek: Her iki formun da tedavi beklentisini karşıladığı yönündedir.

Trigliserit doğal yağ asidi formu olduğundan daha iyi emilim gösterir, Etil-esteri (EE) formda yağ asitleri emilim yüzdesi olarak geride kalmaktadır. EE formda yağ asitleri normal yağlı gıdalar veya öğün ile aldığımızda neredeyse 2-3 kata kadar emilimi arttırılabilir. Bu sebeple bu kurgu çok da gerçekliği yansıtmamaktadır. Çalışmalarda her iki tür takviye ile istenen omega-3 indeks seviyeleri sağlanmıştır.

Ekosistem ve bu ekosistemi oluşturan canlılar birbiri içerisinde bir besin zinciri oluştururlar. Denizlerde de bu durum algler ve planktonlar>kriller>balıklar>…. Şeklinde devam eder. Krill, derin denizlerde yaşayan bir çeşit kırmızı deniz canlısıdır. Karidese benzer ama oldukça küçüktür. Kim derdi ki günün birinde bu küçük canlılardan vücudumuz için en faydalı besin maddesi omega-3’leri sağlayacağız. Krill yağları güzel kurgularla favori ürünler haline gelmeye başladı. Krill yağları insan vücut hücrelerinin yapısındaki fosfolipid yapıda omega-3 yağ asitlerine sahip. Bu durum özellikle yağ asidi biyoyararlanımında avantaj oluşturuyor. Bilim: Krill yağlarının üretim sürecine girmesi ve gıda takviyelerinin üretimi. Kurgu: En iyi omega-3 formu olması. Gerçek: Fosfolipid formlar en yüksek biyoyararlanımı gösteriyor. Emilim avantajları var, aynı miktar trigliserit veya EE forma göre daha hızlı ve yüksek kan konsantrasyonlarını sağlayabiliyor. Ancak kurgunun arkasında saklanan, sağlık için önemli konu, istenen ve önerilen EPA ve DHA miktarlarına ne yazık ki krill yağları ile ulaşılamamasıdır. Bu sebeple ürünlere balık yağları eklenerek EPA ve DHA zenginleştirilmeleri yapılıyor. Lütfen ürün etiketlerine ve günlük EPA ve DHA önerilerine dikkatli bakalım.

Son bir not olarak: National Geographic raporu, Antarktik Okyanusunun bazı kısımlarındaki krill popülasyonunun son 30 yılda %80 oranında küçüldüğünü gösteriyor. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Pasifik’te krill avcılığı ciddi bir şekilde sınırlandırıldı.

Gıda takviyelerinde kesin bilgiden bahsetmek söz konusu değil. Olgulara göre sonuçlar, ortamlara göre değişen etkiler ve ihtiyaçlar var. Gelişen ürün çeşitliliği, üretim teknikleri, uygulanan teknolojiler ve bilimsel araştırmalar bizlere en iyilerini sunmayı hedefliyor.

Falcon Heavy isimli Dünya’nın en büyük roketinin Tesla Roadster model, spor arabayı Mars’ın yörüngesine ulaştırdığı bu günlerde, bilim ve kurgunun gerçekleştiğine şahit oluyoruz.

Bilime inanmaya, kurgulara hemen kanmamaya ve gerçeklere şaşırmaya devam edelim.

Ecz. Dilge Koçak

Eczacı & Sporcu

 

Referanslar:

  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23400224
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19594223
  3. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2637808/
  4. http://circ.ahajournals.org/
  5. Stine M. Ulven. and Kirsten B. Holven, Comparison of bioavailability of krill oil versus fish oil and health effect, Vasc Health Risk Manag. 2015; 11: 511–524. Published online 2015 Aug 28. doi: 10.2147/VHRM.S85165 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4559234/
  6. Peter D. Nichols et al, Commentary on a trial comparing krill oil versus fish oil, Lipids Health Dis. 2014;13: 2. https://lipidworld.biomedcentral.com/articles/10.1186/1476-511X-13-2
  7. Lawson LD, Hughes BG. Human absorption of fish oil fatty acids as triacylglycerols, free acids, or ethyl esters. Biochem Biophys Res Commun 1988;15 2: 328–335. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3358766
  8. Beckermann B, Beneke M, Seitz I. Comparative bioavailability of eicosapentaenoic acid and docasahexaenoic acid from triglycerides, free fatty acids and ethyl esters in volunteers. Arzneimittelforschung 1990; 40:700–704. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/2144420
  9. Schuchardt JP, Schneider I, Meyer H, Neubronner J, von Schacky C, Hahn A: Incorporation of EPA and DHA into plasma phospholipids in response to different omega-3 fatty acid formulations–a comparative bioavailability study of fish oil vs. krill oil. Lipids in health and disease 2011, 10:145. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21854650
  10. goedomega3.com/index.php/files/download/344
  11. https://www.nationalgeographic.com/animals/invertebrates/group/krill/